İlişkide değersiz hissetmek; kişinin ihtiyaçlarının görülmediğini, düşüncelerinin dikkate alınmadığını veya sevgiyi hak etmek için sürekli çaba göstermesi gerektiğini düşünmesiyle ortaya çıkabilir. Bu duygu bazen partnerin eleştirel, ilgisiz ya da küçümseyici davranışlarından kaynaklanır. Bazı durumlarda ise geçmiş ilişkiler, çocukluk deneyimleri ve kişinin kendisiyle ilgili olumsuz inançları mevcut ilişkiyi algılama biçimini etkiler. Sorunun kaynağını anlayabilmek için yalnızca yaşanan tartışmalara değil, ilişkinin genel iletişim düzenine ve kişinin iç dünyasına da bakmak gerekir.
Duygusal İhtiyaçların Karşılanmaması
Bir ilişkide sevgi kadar anlaşılmak, önemsenmek, desteklenmek ve güvende hissetmek de temel duygusal ihtiyaçlar arasındadır. Partnerlerden biri kendisini ifade ettiğinde sürekli geçiştiriliyor, konuşmaları küçümseniyor veya duyguları abartılı bulunuyorsa zamanla değersizlik hissi gelişebilir.
Örneğin zor bir gün geçirdiğinizi anlattığınızda partnerinizin konuyu sürekli kendisine çevirmesi, duygularınızı dinlemeden çözüm dayatması ya da sessiz kalması yalnızlık hissini artırabilir. Tek bir olay ilişkinin tamamını tanımlamaz. Ancak aynı iletişim biçimi düzenli olarak tekrar ediyorsa kişinin “Benim hissettiklerim önemli değil” şeklinde bir inanç geliştirmesi mümkündür.

İlişkide değersiz hissetmek çoğu zaman büyük çatışmalardan önce küçük ihmal anlarında belirginleşir. Verilen sözlerin tutulmaması, özel günlerin sürekli unutulması, birlikte geçirilen zamanın plansız biçimde iptal edilmesi veya kişinin karar süreçlerine katılmaması bu duyguyu besleyebilir. Burada belirleyici olan yalnızca davranışın kendisi değil, davranışın sıklığı ve tarafların bunu konuşmaya ne kadar açık olduğudur.
Eleştiri, Kıyaslama Ve Küçümseyici İletişim
Sürekli eleştirilmek kişinin özsaygısını doğrudan etkileyebilir. Özellikle eleştiriler belirli bir davranışa değil, kişinin karakterine yöneliyorsa ilişki içinde güvenli iletişim kurmak zorlaşır. “Bu davranışın beni rahatsız etti” ifadesi ile “Sen zaten hiçbir şeyi doğru yapamazsın” cümlesi aynı anlama gelmez. İlki belirli bir sorunu anlatırken ikincisi kişinin bütün benliğini hedef alır.
Partnerin eski ilişkilerle, arkadaşlarla, aile üyeleriyle veya başka kişilerle kıyaslama yapması da yetersizlik duygusunu artırabilir. Görünüş, kariyer, gelir, sosyal çevre ya da kişilik üzerinden yapılan karşılaştırmalar zamanla kişinin kendisini kanıtlama çabasına girmesine neden olur. İlişki, karşılıklı kabul alanı olmaktan çıkarak sürekli sınava girilen bir düzene dönüşebilir.
Alaycı ifadeler, göz devirme, konuşma sırasında telefonu kullanma, sorulara kasıtlı biçimde cevap vermeme ve toplum içinde küçük düşürme de küçümseyici iletişimin parçalarıdır. Bu davranışlar normalleştirildiğinde kişi yaşadığı rahatsızlığı dile getirmekten kaçınabilir. Tepki verdiğinde “çok hassassın” veya “şaka yaptım” gibi cevaplarla karşılaşması, kendi algısından şüphe etmesine yol açabilir.
Geçmiş Deneyimlerin İlişkiye Yansıması
Değersizlik hissi her zaman mevcut partnerin davranışlarından doğmaz. Çocukluk döneminde sevginin başarıya, itaate veya başkalarını memnun etmeye bağlandığı bir ortamda büyüyen kişiler, yetişkinlik ilişkilerinde kabul görmek için benzer biçimde davranabilir. Kendi ihtiyaçlarını geri plana atmak, tartışma çıkmaması için sürekli susmak veya terk edilmemek amacıyla sınırlarından vazgeçmek bu örüntünün işaretleri arasında yer alabilir.
Geçmişte aldatılma, ihmal edilme, terk edilme veya yoğun eleştiri yaşanması da yeni ilişkideki belirsizliklere karşı hassasiyeti artırabilir. Partnerin geç cevap vermesi, kısa konuşması ya da yalnız kalmak istemesi doğrudan reddedilme biçiminde yorumlanabilir. Bu durumda hissedilen duygu gerçektir; ancak duyguyu tetikleyen yorum ile mevcut olay arasında ayrım yapmak gerekir.
Kişinin kendi değeriyle ilgili temel inançları da belirleyicidir. “Sevilmek için kusursuz olmalıyım”, “İnsanlar sonunda beni terk eder” veya “İhtiyaçlarımı söylersem bencil görünürüm” gibi düşünceler ilişki içinde fazla sorumluluk üstlenmeye neden olabilir. Bu inançlar fark edilmediğinde kişi eşit olmayan ilişki düzenini uzun süre sürdürebilir.
Değersizlik Hissini Değerlendirirken Nelere Bakılmalı?
İlişkide yaşanan rahatsızlığın geçici bir iletişim sorunu mu yoksa yerleşik bir ilişki örüntüsü mü olduğunu anlamak için davranışların sıklığına, etkisine ve konuşma sonrasında değişip değişmediğine bakılabilir. Aşağıdaki ölçütler, yaşadığınız durumu daha somut biçimde değerlendirmenize yardımcı olabilir.
- Duygularınızı açıkladığınızda partnerinizin sizi dinleyip dinlemediğini ve davranışını değiştirmek için sorumluluk alıp almadığını gözlemleyin.
- İlişkiyi sürdürmek adına kendi sınırlarınızdan, arkadaşlıklarınızdan veya kişisel hedeflerinizden sürekli vazgeçip geçmediğinizi değerlendirin.
- Tartışmalar sırasında hakaret, tehdit, aşağılama, sessiz cezalandırma veya suçluluk hissettirme gibi davranışların tekrar edip etmediğini kaydedin.
- Partnerinizin yanındayken düşüncelerinizi özgürce söyleyip söyleyemediğinize ve hata yapmaktan aşırı derecede korkup korkmadığınıza dikkat edin.
- İlişkide verdiğiniz emek ile aldığınız duygusal destek arasında uzun süredir belirgin bir dengesizlik bulunup bulunmadığını inceleyin.
Hangi Durumda Psikolojik Destek Alınmalı?
İlişkide değersiz hissetmek uzun süre devam ediyorsa kişinin özsaygısı, sosyal ilişkileri ve karar verme gücü zarar görebilir. Sürekli kendinizi suçluyor, partnerinizin davranışlarını açıklamaya çalışırken kendi ihtiyaçlarınızı yok sayıyor veya ilişkinin dışında da yetersiz olduğunuzu düşünüyorsanız psikolojik destek yararlı olabilir.
Bireysel terapi, değersizlik duygusunu besleyen geçmiş deneyimlerin ve düşünce kalıplarının anlaşılmasına yardımcı olur. Kişi kendi sınırlarını daha açık biçimde tanımlamayı, ihtiyaçlarını suçluluk duymadan ifade etmeyi ve ilişki içindeki sorumluluk dağılımını değerlendirmeyi öğrenebilir. Çift terapisi ise iki tarafın da sürece gönüllü olduğu, güvenli iletişim kurabildiği ve davranış değişikliğine açık olduğu durumlarda tercih edilebilir.
Hakaret, tehdit, fiziksel şiddet, ekonomik kontrol, sosyal çevreden uzaklaştırma veya sistematik biçimde korkutma varsa mesele yalnızca iletişim eksikliği olarak ele alınmamalıdır. Böyle bir ilişkide öncelik, çiftler arasındaki uyumu artırmak değil, kişinin güvenliğini korumaktır. Uzman seçerken psikoloğun eğitimini, çalışma alanını, terapi yaklaşımını ve mesleki etik ilkelere bağlılığını incelemek daha sağlıklı bir değerlendirme yapılmasını sağlar.

Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.